Kapadokya’da paleolitik döneme iliÅŸkin izlere pek az rastlanmakla birlikte, bugüne kadar elde edilen veriler bu izlerin erken paleolitik dönemden çok, son paleolitik döneme ait olduÄŸunu göstermektedir. Paleolitik dönemden sonra volkan patlamalarının uzun süre insan yerleÅŸimine müsaade etmediÄŸi sanılmaktadır. Bu dönem Neolitik döneme kadar devam eder. Bölgede yapılan arkeolojik çalışmalarda neolitik dönemden baÅŸlayan bir çok yerleÅŸme tesbit edilmiÅŸtir. ÖrneÄŸin Ürgüp yakınlarında (Avla Tepesi) neolitik döneme ait taÅŸ aletler bulunmuÅŸtur. Acemhöyük kazılarında M.Ö. 6.- 7. yüzyıla ait izlere, Hitit ve Bronz çaÄŸa ait eserlere rastlanmıştır. Kapadokya’da ilk yerleÅŸim izleri oldukça eski tarihlere uzanır. İnsanlığın avcılık ve toplayıcılıkla geçindiÄŸi döneme ait izlere rastlanmamasında volkanik patlamaların yanısıra, Kapadokya’nın yaÅŸayan doÄŸasının sonucu, mekanların bir sonra gelenler tarafından geniÅŸletilip tekrar yerleÅŸime sahne olmasıyla izlerin silinmesinden kaynaklanmaktadır. Sulucakaracahöyük, Topaklı Höyük gibi alanlarda yapılan arkeolojik çalışmalar Hititler’den Bizans dönemine kadar geçen süre içinde bölgede çeÅŸitli kültürlerin (Hitit, Frig, Roma, Geç Roma) yaÅŸadığını göstermektedir. Bu döneme ait izler ancak topluluklar tarafından kullanılan eÅŸyalarda görülebilir.

Neolitik ÅŸehri Çatalhöyük’te Kapadokya’nın tarihi baÅŸlar. M.Ö. 5000-4000 arasında Kapadokya’da küçük krallıklar yaÅŸamıştır. Kapadokya’nın bilinen ilk halkları, Luviler ve Hititler’dir. Bölgede M.Ö. 2500 sonlarında Asurlular ticaret kolonileri kurmuÅŸlardır. Anadolu’nun gerçek yazılı tarihini anlatan en eski belgeler Asur ticaret kolonilerinden kalmış olan Kapadokya tabletleridir. Kapadokya’nın “güzel at yetiÅŸtirilen ülke- güzel atlar ülkesi” anlamına gelen adı da Asurlular’ın mirasıdır. Asurlular’ın Katpatuta adını verdiÄŸi bölge Persler döneminde Kapadokya adını almıştır.

Erken Bronz Çağı sonlarında (M.Ö. 3200-1650) bölgenin -özellikle Avanos ve Kültepe’nin- önemli bir ticaret merkezi olduÄŸunu Asur’lu tüccarlardan kalan piÅŸmiÅŸ topraktan yapılmış ticaret mektuplarından öğrenmekteyiz. Asurlu tüccarların mektuplarında Kızılırmak yayı içinde kalan bu bölgeden Hitit ülkesi olarak söz edilmektedir. Asur ticaret kolonilerinin dönemi, M.Ö. 1850-1800 yılları arasında sona ermiÅŸtir.

Hititler’in Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya geldikleri tezi genel kabul gören bir tezdir. Kapadokya, Hitit İmparatorluÄŸu’nun yükselme çağında (1750′lerde) Kral Åžubbiluliyuma tarafından fethedilerek, Hititler’in “AÅŸağı Memleket” sınırlarına dahil olmuÅŸ, yaklaşık 500 yıl Hititler’in elinde kalmıştır.

YerleÅŸik hayata geçiÅŸle birlikte, yerleÅŸim birimleri arasında temel ihtiyaçların karşılanması için ticaret ve benzeri iliÅŸkiler doÄŸmuÅŸ, temel ihtiyaç maddelerini üreten birimler önemli merkezler haline gelmiÅŸlerdir. Asurlular, Anadolu’nun çeÅŸitli yerlerinde Karum adı verilen ticaret merkezleri kurmuÅŸlardır. Bunların en önemlisi Kapadokya sınırlarında yer alan Kültepe Karumudur. Kültepe civarındaki Mazaka ÅŸehri (Kayseri) ticaret bakımından KaneÅŸ’in yerine geçmiÅŸtir.

Mezopotamyalı Asurlarla Hititler arasında ticari iliÅŸkiler geliÅŸmiÅŸ olmakla birlikte, Asurlular’ın dil üzerinde bir etkisi yoktur. Bu bize, Asurlularla Hititler’in birbirine karışmadığını gösterir.

M.Ö. - VII. yüzyıllar arası dönem: Kapadokya ‘nın Karanlık Dönemi

 

M.Ö. 1200 yıllarında Hititler’in bir kolu olan Tabal Krallığı’nın tekrar canlandığı ve bölgeyi ele geçirdiÄŸi görülmektedir. Tabal Krallığı yaklaşık 24 beylikten oluÅŸan bir konfederasyondur. HacıbektaÅŸ-Karaburna, Topada (Acıgöl), GülÅŸehir-Sıvasa (Gökçetoprak) da çıkan hiyeroglif kaya yazıtları bunu göstermektedir. Tabal Krallığı at yetiÅŸtiriciliÄŸi ile ünlü olmuÅŸtur. Hititler’in çöküşünden sonra Tabal Ülkesi adını alan Kapadokya bölgesinin siyasal yapısı Ege’den (Frigyalılar ve Lidyalılar), Kafkaslar’dan (Kimmerler, İskitler ve Gasgarlar) ve DoÄŸu’dan gelen (Persler, Medler) akınların etkisiyle sarsılmıştır. Bu akınlarla, Tabal Krallığı’nın hakimiyeti bölgede son bulmuÅŸtur.
Tabal Krallığından sonra Kapadokya, Frigyalılar’ın öncüsü sayılan MuÅŸkiler tarafından iÅŸgal edilmiÅŸtir. Hititler’den sonra Orta Anadolu’da ilk defa büyük bir alanda devlet kurmayı baÅŸaranlar MuÅŸki- Frigler’dir.
Zamanla DoÄŸu’da Asurlar’ın ön Asya’yı egemenlikleri altına alması ve Batı’da Frigya hegemonyasını tanımış olan Lidyalılar’ın bağımsızlıklarını ilan edip rakip hale gelmesi, Frigler’i zor durumda bırakmıştır. Ancak Frigya devletini yıkanlar, Kimmer ve İskit akınları olmuÅŸtur. M.Ö. 676′da Kimmerler’e karşı koymak isteyen Frigya Kralı Midas’ın yenilmesiyle Frigler Orta Anadolu’dan Batı’ya sürülmüştür.
Kimmerler’in estirdiÄŸi fırtına sırasında ayakta kalmayı baÅŸaran Lidya devleti, fırtınadan sonra (M.Ö.VI. yüzyıl.) Frigya’nın önemli bir kısmını zaptederek Kapadokya’ya kadar geniÅŸlemiÅŸtir. Kapadokya bölgesinde Lidyalılar’in hakimiyeti bu tarihten sonra baÅŸlamıştır. M.Ö. 575-546 arasında bölgede Lidya- Pers çatışmaları ön plana çıkar. Lidya kralı Cresus, Pers ataklarını durdurmak için Kızılırmak’ı geçer. Ünlü matematikçi Milet’li Thales’in ilk hesaplarını da bu dönemde yaptığıgörülmektedir. Hatta hesaplamaların, Cresus’un Kızılırmak’ı geçmesi için nehrin iki kola bölünmesini saÄŸladığı konusuna Heredot tarihinde yer verilmektedir. Bu savaÅŸta Creus’un Pers Kralı 2. Kıras’a yenilmesiyle Persler hem Lidya devletini hem Frigya prensliklerini ortadan kaldırarak, Kapadokya’yı ele geçirmiÅŸlerdir. Ancak, Orta Anadolu’ya yönelen İran (Pers) ve Yunan yayılmaları burada mukavemetle karşılaÅŸmıştır.
Persler’in ilk iÅŸi Anadolu’yu İran’daki gibi satraplıklara ayırmak olmuÅŸtur. Kapadokya Satraplığı da bunlardan biridir. Genel bilgiler ışığında Persler’in halkı göçe zorlamadıkları, yerel kültür ile Pers kültürünün kaynaÅŸtığı söylense de yerli kültür ile kaynaÅŸan unsur Fars deÄŸildir. Persler’in daha önce İran’dan sürdüğü, ama aynı zamanda Pers ordusunun kumanda heyetini oluÅŸturan ve Anadolu’ya Pers akınlarının hemen öncesinde gelmiÅŸ ve yerleÅŸmiÅŸ olan Medya’lı subay ve memurlardır.

 

Anadolu halkı kendine yabancı gördüğü Pers hakimiyetine ısınamamış, fırsat buldukça isyan etmiÅŸtir. Perslere karşı en büyük direnç Kapadokya’dan gelmiÅŸtir. Kapadokya Satraplığı, ordu merkezi ve ticaret yolunun güzergahı üzerinde olmasına raÄŸmen, bölgedeki yerel beyler uzun süre Pers hakimiyetine karşı varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yerel Beyler’in Persler’e karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesi, Pers İmparatorluÄŸu’nun Makedonyalı İskender tarafından ortadan kaldırılmasının yolunu açmıştır.
Ancak, Kapadokya’da Pers hakimiyeti çok kolay sona ermemiÅŸtir. Yerel beylerin isyanlarını bastırmakta baÅŸarısız kalan Pers hükümdarı, Karyalı Datam’dan yardım almış, bu yardım karşılığında davet edildiÄŸi sarayda iftiraya uÄŸradıktan sonra Kapadokya’ya kaçarak bağımsızlığını ilan etmiÅŸtir. Persler’in Kapadokya’daki nüfusu Datam’ın ölümünden sonra artmıştır. İskender’in seferleri sırasında satraplıkların önemli bir kısmı Perslidir.

 

Heradot tarihinde Persler’in Tanrı heykeli, tapmak, sunak gibi ÅŸeyleri yapmayı bilmedikleri; kurbanları daÄŸ baÅŸlarında kestikleri ve Zeus’a tanrısal gök kubbe olarak taptıkları, güneÅŸe, aya, topraÄŸa, ateÅŸe, suya ve rüzgara kurban adadıkları anlatılmaktadır. Persler zamanında, Kapadokya’da İran ayinlerinin yaygınlaÅŸtığını gösteren deliller M.S. IV. yüzyıla kadar AteÅŸ Tanrısı’na adanmış mabetlerin varlığıdır.
Ayrıca, bir yandan kıyılardaki ticaret ve para ekonomisine karşın, iç kesimlerde kapalı bir kara ticaretinin egemen olmasından kaynaklanan ekonomik sınırlılıklar, diÄŸer taraftan toprakların ordunun ileri gelenlerine verilmesi neticesinde bu kesimlerin debdebeli sefahatlerinin tarım ve hayvancılıkla uÄŸraÅŸan köylüleri köle durumuna düşürmesi ve bu köylülerin Roma’lı, Yunan’lı esircilere satılır hale gelmesi ile Pers Devleti gücünü kaybetmiÅŸtir.
Makedonya Kralı Büyük İskender, M.Ö 334 ve 331′de Pers ordularını artarda bozguna uÄŸratarak bu büyük imparatorluÄŸu çökertmiÅŸtir. DoÄŸu Seferleri sırasında İskender’in Kapadokya’dan geçerken Cabictas adlı komutanını bölge idarecisi olarak bırakmasıyla Kapadokya da Makedonya egemenliÄŸine girmiÅŸtir. Ancak Makedonyalılar, Kapadokya’da Batı Anadolu’daki Yunan kolonilerinde olduÄŸu gibi coÅŸkuyla karşılanmamıştır. İskender, komutanlarından Sabiktas’ı bölgeyi denetim altına almakla görevlendirince, halk buna karşı çıkmış ve eski Pers soylularından Ariarates, halkın desteÄŸini alarak 332′de merkezi Mazaka (Kayseri) olan Kapodakya Krallığı’nı kurmuÅŸtur. Çalışkan bir yönetici olan I. Ariarates Kapadokya Krallığı’nın sınırlarını YeÅŸilırmak havzasına kadar geniÅŸletmiÅŸtir. Genç Kapadokya Krallığı İskender’in ölümüne kadar barış içinde yaÅŸamıştır. İskender’in ölümünden sonra onun otoritesini üstlenen Perdikkas, Makedonya İmparatorluÄŸu’nun ortasında filizlenen bağımsız bir krallığın varlığına göz yummamıştır. Ariarates’in bozguna uÄŸratılmasından sonra yönetim Makedonyalı komutanlardan Eumenes’e devredilmiÅŸtir. Çok geçmeden I. Ariaraets’in yeÄŸeni II. Ariarates, Kapadokya’ya geri dönerek Makedonyalılar’ı bölgeden atmıştır. Ancak ikinci kez kurulan krallık, topraklarının önemli bir kısmını yitirmiÅŸ durumdadır. Kuzeyde yine bir Pers soylusu olan Ktistes Pontus Devleti’ni, güneyde ise İskender’in komutanlarından Selevkos bağımsız bir krallık kurmuÅŸtur. Aynı zamanda M.Ö. 280 yıllarında Kapadokya Batı’dan gelen Galat topluluklarının istilasına sahne olmaktadır. Kızılırmak yayı içine yerleÅŸen Galatlar, Kapadokya ile sınır komÅŸusu olmuÅŸlardır. Kapadokya Krallığı Galatlarla sık sık savaÅŸmak zorunda kalmış, aynı zamanda Roma Devleti’nin Anadolu’nun içlerine kadar ilerlemesine engel olmaya çalışmıştır. Bunun için Bergama Krallığı’nın yanında yer alan V. Ariarates’in ölümüyle Yunan kültürü Kapadokya’ya girmeye baÅŸlamıştır. Pontus Krallığı’nın entrikalanyla Kapadokya tahtı iyice sarsılmıştır, sonunda kral soyu tümüyle yok edilmiÅŸtir. Ardından Kapadokya Krallığı’nın topraklarının paylaşımı için Pontus Krallığı ile Roma Devleti arasında bir mücadele baÅŸlamıştır. Bu dönemde Kapadokya tahtı birkaç kez el deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir.
Roma ve Bizans Dönemleri
Sürekli iktidar deÄŸiÅŸikliklerinin yanı sıra, bölgeyi istila edenlerin her seferinde, ürünleri yaÄŸmalamaları ve baskı yapmaları ile bunalan Kapadokya halkı, Roma imparatorluk merkezinde Cumhuriyet yönetiminin devrilmesinden sonra, giderek Roma’nın ağır baskısı altına girmiÅŸ, bölgedeki krallar Roma yönetiminin birer uydusu haline gelmiÅŸlerdir. Kapadokya, M.S. 17′de Roma Kralı Tiberius tarafından Roma’ya baÄŸlanmış, bir yıl sonra da vilayet ilan edilerek bir vali (legat) atanmıştır. Kapadokya Eyaletinin sınırları kuzeyde Samsun’a, güneyde Klikya’ya, batıda Tuz Gölü’ne, doÄŸuda Fırat kıyılarına kadar uzanmıştır.
M.S. 18′de çok zengin ve geliÅŸmiÅŸ bir ÅŸehir olarak karşımıza çıkan Avanos, yörenin en önemli politik ve dini merkezlerinden biridir. Krallık hiyerarÅŸisinin üçüncü adamı olan Avanos rahibine hizmet eden Euphrates’in yazıları bize Avanos’ta çok saÄŸlam ve güçlü bir aristokrasinin varlığını göstermektedir. İlk çaÄŸlardan beri Kapadokya’nın en önemli kenti olan Kayseri, Romalılar döneminde de Kapadokya’nın merkezidir. İmparator Tiberus tarafından Sezare (Kayseri) adı verilen ÅŸehrin etrafı, daha sonraki yıllarda İran’dan gelen Sasani saldırılarına karşı Gordianus tarafından surlarla çevrilmiÅŸtir. Roma döneminde de DoÄŸu’dan gelen saldırılar devam etmiÅŸtir. Gerek bu saldırılar yoluyla toprakları ele geçirerek gerekse göç yoluyla gelip bu topraklara yerleÅŸenlere karşı Romalılar lejyon denen askeri birlikleriyle mücadele etmiÅŸlerdir.
DiÄŸer taraftan Anadolu’da yayılmaya baÅŸlayan Hıristiyanlar için Roma dönemi hareketli bir dönemdir. BilindiÄŸi gibi, Hıristiyanlığın ilk yılları puta tapan Roma Devleti’nin ağır baskıları altında geçmiÅŸ, bu da Hıristiyanları büyük ÅŸehirlerden kayalık gizli alanlara kaçmaya yöneltmiÅŸtir. Bölgede ilk Hıristiyan yerleÅŸmeler, Aziz Paulus’un bir misyonerlik gezisi sırasında burayı keÅŸfetmesiyle baÅŸlar. Hıristiyanların bölgede yaygın olarak görülmeye baÅŸladığı dönem, III. yüzyıldır. Roma Kralı Diokletien’in Hıristiyanlara uyguladığı baskı ve takibat, ardılı I. Konstantin’in Hıristiyanlığı kabul etmesiyle baÅŸlayan rahatlama ile yaÅŸanan bu dini heyecan devri, aslında aynı zamanda pek çok doÄŸal külte inanmanın da doÄŸal sayıldığı dini bir senkretizm devridir. Bu tarihten sonra Romalılar, Bizanslılar ve ardıllarının Kapadokya halkını kendi kültürlerine asimile etme gayreti içinde olmadıkları anlaşılmaktadır.
Romalılar’ın Orta ve DoÄŸu Anadolu’yu ele geçirdikten sonra yaptıkları ilk iÅŸ bölgeyi Ege’ye baÄŸlayan bir yol yaparak iki önemli merkez arasında ulaşımı saÄŸlamak olmuÅŸtur. Askeri ve ticari açıdan yapımı büyük önem taşıyan bu yol, Kapadokya’dan geçmektedir. Böylece, Anadolu’nun iç kesimlerinin denizle baÄŸlantısı saÄŸlanmıştır. Ancak, deniz ticaretinin toprak ürünleriyle desteklenmemesi sonucu bir ekonomik bunalım baÅŸlamıştır. Kral Antonin zamanında patlak veren ekonomik bunalım 284 yılında İmparator Diokletien’in tahta çıkışına kadar devam etmiÅŸtir. Bu dönemde İmparatorluk, yani merkeziyetçi unsur kavramı, yerini merkezden kopma eÄŸiliminde bulunan kuvvetlere bırakmaya baÅŸlamıştır. Dolayısıyla para hacminin aşırı derecede daralması, büyük toprak sahiplerinin malikanelerine kapanmaları sonucunu doÄŸururken, aynı zaman içinde köle-iÅŸgücünün azalması da (yayılma savaÅŸlarında toparlanıp getirilen köle neslinin tükenmesi, yenilerinin saÄŸlanmasındaki mali imkansızlık) bunları topraklarına yeni bir düzen vermeye itmiÅŸ, topraklar ikiye bölünmüştür. Birinci toprak tipi, efendinin hası olup (indominicatum) konutla (villa) birlikte iÅŸlenebilir toprakların büyük bir kısmından meydana gelen toprak tipidir. DiÄŸer toprak tipi özgür denen köylüler (koloni) arasında “çift” (manses) olan iki bölüme ayrılmıştır. Koloni (köylüler) ürünlerinin onda biri kadarını toprak sahibine vermekle ve zamanlarının büyük bir kısmını da senyörün toprağında harcamakla yükümlü kılınmıştır.15 Tarımsal üretim iliÅŸkilerinin ÅŸartlarındaki deÄŸiÅŸiklik, yaÅŸamı daha da zorlaÅŸtırmıştır. Kolon sürekli, soydan gelme, ama gönüllü olmayan bir çiftçidir. TopraÄŸa baÄŸlılık onun için hem bir hak hem de zorunluluktur. Öyle ki toprağı terk edemez, kaçmaya teÅŸebbüs ederse ağır bir ÅŸekilde cezalandırılır.
İmparator Julianus Apostata zamanında (361-262) saygın bir bilgin ve din adamı olan Kayseri BaÅŸpiskoposu, yoksul halkın yaÅŸam düzeyini yükseltmek için çok çaba harcamıştır. Ancak merkezdeki Roma yönetimi bu uygar din adamının toplum üzerindeki etkisinden çekinerek Kapadokya’yı kuzey ve güney olmak üzere iki yönetsel bölgeye ayırmıştır.
Roma İmparatorluÄŸu’nun 395′te ikiye ayrılmasıyla Kapadokya DoÄŸu Roma Devleti’nin (Bizans) hakimiyeti altında kalmıştır. Bizans döneminde Kapadokya Anadolu’nun iki piskoposluk merkezinden biri olmuÅŸtur. Aynı zamanda üç büyük azizin memleketi olarak da bilinir. Bunlar, Kayseri BaÅŸpiskoposu Büyük Basil, KardeÅŸi Nissalı Gregory ve Naziruslu Gregory’dir. Aziz Basil kaya kiliselerin ve manastırların kurucusudur.
Bizans’ın ilk yıllarında bölge sakin bir dönem yaÅŸamıştır. İmparatorluÄŸun sınırlarının Kafkasya’ya kadar uzandığı düşünülürse, Kapadokya ve çevresi coÄŸrafi bakımdan merkez durumundadır. Bölge halkı bu dönemde Helen-Roma fikirlerinden ziyade İran’ın etkisi altında kalmıştır. DoÄŸu’dan güçlü Arap ve Sasani akınları baÅŸlamış, İmparator Heraclius Anadolu’nun önemli kısmını askeri eyaletlere ayırmıştır. Kapadokya da bu eyaletlerden biridir. İmparatorluÄŸun DoÄŸu bölgelerinin iÅŸgal altında kaldığı, Hakiki Haç’ın Kudüs’ten kaçırılıp tekrar geri alınarak Kudüs’e götürüldüğü, savaÅŸların aralıksız devam ettiÄŸi bu kargaÅŸa döneminde Derinkuyu ve Kaymaklı gibi düz ovalarda yaÅŸayan halk yeraltı ÅŸehirlerine, daÄŸlık kesimlerde yaÅŸayanlar ise kaya kilise ve hücrelere sığınmıştır.
Bizans Devleti bir yandan Arap ve Sasani akınlarıyla baÅŸ etmeye çalışırken, diÄŸer yandan Focas zamanından baÅŸlayıp II. Basil döneminde doruÄŸuna ulaÅŸan yayılma siyaseti, ilk bakışta zaferlerle dolu ama uzun vadede yıkım getiren bir savaÅŸlar dizisine yol açmakla kalmamış, feodalizmi azdırmıştır. Orduda hizmet edenlere toprak tahsis edildiÄŸinden, bir süre sonra toprak sahibi askeri aristokrat grup ortaya çıkmış, kiliselerin ve feodallerin gücü artmıştır. İmparator Basileos’un ölümünden sonraki çaÄŸda, büyük malikaneler hızla artarken asker ve köylü kökenli küçük mülkiyet çökmeye baÅŸlamıştır. Vergiler, resimler, angaryalar kadar, topraÄŸa baÄŸlılığın içerdiÄŸi bütün külfetlerin ağırlığı altında ezilen bağımlı köylünün gösterdiÄŸi tek tepki, çok kere nereye olduÄŸunu bile bilmeden kaçmaktan ibarettir.
Ayrıca Bizans döneminde uzun süredir devam eden mezhep çatışmaları iyice artmış, İmparator III. Leon’un ikonları yasaklamasıyla ikonoklasm dönemi baÅŸlamıştır (726-843). Önce, Hıristiyanlara baskı yapan Sasanilerin ve din büyüklerinin tasvirine karşı olan Arapların saldırıları nedeniyle ikona yanlısı keÅŸiÅŸler, Göreme, Ürgüp ve Avanos çevresindeki kayalık, kuytu bölgelere sığınmışlardır. İkon kırıcı akımın Bizans’ta güç bulmasıyla taÅŸlardan oyulmuÅŸ manastır ve kiliselere sığınanların sayısı da artmıştır. Bu dönem, İmparatoriçe Thedore’un ikonları tekrar serbest bırakmasıyla son bulmuÅŸtur.
IX-XI. yüzyıllar arasında Göreme ve Zelve önemli bir manastır yerleÅŸimine sahne olmuÅŸtur. Bu dönemde kuzeyde Pontus Krallığı’nın elinde olan Hıristiyanlık merkezleri Kapadokya’ya kaymıştır.
Toprak mülkiyetinin deÄŸiÅŸimi ve savaÅŸların yarattığı sosyal bunalım, sefaleti, açlığı ve salgın hastalıkları da beraberinde getirmiÅŸtir. Bu dönem aynı zamanda, rahipler ile Bizans imparatorları arasında mülkiyet ve iktidar mücadelelerinin kızıştığı bir dönemdir. Bu mücadelenin nedeni, manastır rahiplerinin bağış toplaması sonucu imparatorun hazinesinin küçülmesi, ordunun askersiz ve ikmalsiz kalması ve manastır mülkiyetini sınırlama yoluna gitmesidir. Bu mücadeleye raÄŸmen, kilise önemli bir ekonomik güce ulaÅŸarak Bizans halkındaki feodal-yoksul köylü ikilemini keskinleÅŸtirerek ileride patlayacak iç kavgalara zemin hazırlayacaktır. Bu zor hayat dini sığınma arayışlarını güçlendirdiÄŸinden Kapadokya kiliselerine insan yığılmaları baÅŸlamış ve Bizans Selçuklu fetihlerine kapılarını ardına kadar açmıştır. Bütün bu geliÅŸmeler Bizans’ın Orta ve DoÄŸu Anadolu’yu kolayca kaybetmesine zemin hazırlamıştır. Sonraki yıllarda Bizans Devleti’ndeki taht kavgaları Türk güçlerinin hakimiyetini artırmıştır.
Ancak OÄŸuz Türklerinin, nizami Bizans ordularıyla baÅŸa çıkması çok da kolay olmamıştır. İlk olarak 1064 yılında Kayseri ve NevÅŸehir yönüne doÄŸru ilerledilerse de yenilgiye uÄŸrayıp, geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu tarihten sonra Alparslan’ın komutanlarından AfÅŸin Bey Bizanslıları yenilgiye uÄŸratıp bölgeyi ele geçirmiÅŸ, ama bu durum uzun sürmemiÅŸtir. Anadolu’nun kapıları Türklere 1071 Malazgirt Savaşı ile açılmıştır.
Kapadokya’da Türk Dönemi
Kapadokya’da Türk dönemi, Bizans’tan sonra Selçukluların bölgeye hakimiyeti ile baÅŸlar. Anadolu beylikleri ve Osmanlı Devleti’nin etkileri, Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemi ile devam eder.
Selçuklular, Anadolu Beylikleri
1071 ‘de Türklerin Anadolu’ya girmelerinin ardından 1072′de bölgeye birçok OÄŸuz Boyu yerleÅŸmiÅŸ, yerli Rum köyleriyle birlikte Türk yerleÅŸimleri de oluÅŸmaya baÅŸlamıştır. 330 yıl süren Selçuklu hakimiyetinden önce Kapadokya bir süre (1086-1175) DaniÅŸmendliler’in yönetiminde kalmıştır. DaniÅŸmendliler’in Selçuklular’la birlikte hareket ettiÄŸi Haçlı Seferleri sırasında Kapadokya büyük zarara uÄŸramıştır.
Sultan MelikÅŸah’ın ölümünden sonra Büyük Selçuklu Devleti’nde taht kavgaları baÅŸ göstermiÅŸtir. Sultan Sencer’in 1157′de ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti dağılmış, ÅŸehzadeler bulundukları bölgelerde bağımsızlıklarını ilan etmiÅŸlerdir. Ancak Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra en uzun süre ayakta kalan kolu, XIV. yüzyıla kadar devam eden Anadolu Selçuklu Devleti ‘dir.
1143′te Melik Gazi’nin ölümüyle DaniÅŸmendliler’de taht kavgaları baÅŸlamış ve II. Kılıçarslan tarafından 1175′de fethinden sonra Kapadokya ve çevresi de Selçuklu egemenliÄŸi altına girmiÅŸtir. Selçukluların 1243 KösedaÄŸ savaşında MoÄŸollar’a yenilmesiyle birlikte, bölgede MoÄŸol hakimiyeti baÅŸlamış ve bölge MoÄŸollar tarafından bir üs olarak kullanılmıştır.
Kapadokya’nın özellikle NevÅŸehir’e yakın kesimleri, Anadolu Selçukluları döneminde DoÄŸu ile Batı arasında ticari ve kültürel bir köprü vazifesi görmüştür. Bu bölge, Çay Hanı, Horozlu Han, Zazadın Han, Sultan Hanı, AÄŸzıkara Han, Tepesidelik Han, Alay Hanı ve Sarıhan gibi birer menzillik mesafedeki kervansarayların sıralandığı ticaret yolu üzerindedir. Bu ticaret yolu, Ege’yi Orta Asya, Çin ve Mezopotamya’ya baÄŸlayan bir yol olmuÅŸtur.
I. Alaeddin Keykubat ile en parlak dönemini yaşayan Anadolu Selçukluları bu dönemden sonra taht kavgaları ve toprak kayıpları nedeniyle dağılmıştır. Kapadokya içindeki mağaralar, anlaşmazlıklarda sultanların sığınma yerleri olarak kullanılmıştır.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin ortadan kalkmasının ardından, Kapadokya’ya hakim olan devlet ve beylikler sırasıyla; İlhanlılar, Eratna BeyliÄŸi, KaramanoÄŸulları ve Osmanlı Devleti’dir. 1318 yılında Orta ve DoÄŸu Anadolu’nun İlhanlı Devleti’nin vilayeti sayılmasıyla birlikte Kapadokya İlhanlı Valisi TimurtaÅŸ’ın yönetimine verilmiÅŸtir. TimurtaÅŸ 1322′de İlhanlılar’a karşı bağımsızlığını ilan edince 1327′de öldürülmüştür. Bundan sonra bölgede İlhanlıların komutanlarından Eratna Bey’in yönetimi baÅŸlamıştır. 1340′tan 1365′e kadar Bağımsız Eratna BeyliÄŸi (İlhanlılar’dan bağımsız) bölgenin hakimi olmuÅŸtur.
Eratna Bey’in ölümüyle, beyliÄŸin başına çocuk yaÅŸtaki yöneticilerin geçmesi, KaramanoÄŸuliarı’nın iÅŸine yaramış, Kapadokya bölgesinin de içinde bulunduÄŸu topraklar 1365′te KaramanoÄŸlu Alaeddin Bey tarafından ele geçirilmiÅŸtir.
1381′de Eratna soyundan II. Mehmed Bey’i safdışı bırakan Vezir Kadı Burhaneddin Ahmed beylik yönetimini ele geçirince , bölge onun egemenliÄŸi altına girmiÅŸtir. Kadı Burhaneddin’in yöreyi kesin olarak ne zaman aldığı bilinmemektedir. Kadı Burhaneddin’in 1398′de Akkoyunlu Kara Yülük Osman Bey tarafından öldürülmesi üzerine, yöreyi KaramanoÄŸulları ele geçirmiÅŸtir. Osmanlı Hükümdarı I. Beyazıt, aynı yıl KaramanoÄŸulları beyliÄŸine son vermiÅŸ ve Kapadokya yöresini Osmanlı topraklarına katmıştır. Ancak I. Beyazıt 1402 Ankara Savaşında MoÄŸol hükümdarı Timur’a yenilmiÅŸ; Timur’un Osmanlılar’dan aldığı toprakları beyliklere dağıtmasıyla Anadolu beylikleri dönemi yeniden canlanmıştır. Kapadokya yöresi bu dönemde tekrar KaramanoÄŸulları BeyliÄŸi’nin yönetimine geçmiÅŸtir. KaramanoÄŸulları ile Osmanlılar arasında uzun süren savaÅŸlar, önceleri Osmanlılar’in daha sonraları, 1466 yılında KaramanoÄŸuliarı’nın yenilgisiyle Kapadokya yöresi tekrar Osmanlı Devleti’ne katılmıştır.

 

Osmanlı Devleti Dönemi
Kapadokya, Osmanlı yönetiminin ilk yıllarını barış içinde ve sessiz bir biçimde yaÅŸamıştır. Bu durum, Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıktığı zaman, hazine gelirlerini artırmak için yaptırdığı yeni bir arazi tahririne kadar sürmüştür. İl yazıcılarının bir kısmı arazi ölçümlerini ve ürün miktarını fazla göstererek vergi miktarını artırınca bazı dirlik sahiplerinin toprağı elinden alınmış ve bu durum halk ile asker arasında huzursuzluÄŸa neden olmuÅŸtur. Ayrıca 1582′den itibaren baÅŸlayan İran seferleri tımar düzenini bozmuÅŸ, dirlik sahiplerinin isyanına neden olmuÅŸtur. Celali isyanları olarak bilinen ve dirlik sahiplerinin ailelerini ve topraklarını bırakıp savaÅŸa gitmeyi reddetmeleriyle alevlenen bu isyanlar Kapadokya’da da etkili olmuÅŸtur.
Osmanlı döneminin ilk yıllarından XVII. yüzyıla kadar Kapadokya bölgesinin en önemli merkezi Ürgüp olmuÅŸtur. Kaynaklar 1530′da Ürgüp’ün 6 mahalleden oluÅŸan ve 213′ü Müslüman, 35′i diÄŸer dini ve etnik tebadan toplam 248 haneye sahip bir kasaba olduÄŸunu söylemektedir. XVII. yüzyıla kadar NevÅŸehir, eski adı Nissa olan MuÅŸkara Köyü olarak bilinir. Burası NiÄŸde’ye baÄŸlı Ürgüp kasabasının 18 hanelik bir köyüdür.
MuÅŸkara’nın (NevÅŸehir) iskan durumunun XVI. yüzyıldan XVIII. yüzyıla pek fazla bir deÄŸiÅŸiklik göstermediÄŸi gözlemlenmektedir. Ancak, Damat İbrahim PaÅŸa’nın Osmanlı Sadrazamı olmasıyla bölgede önemli bir canlanma ve yenilenme yaÅŸanmıştır. Lale Devri’nin önemli sadrazamlarından Damat İbrahim PaÅŸa, MuÅŸkara’da bu döneme yakışır yenilikler uygulamıştır. ÖrneÄŸin, MuÅŸkara’yı mimari yapılarla donatmış, imar ve iskanını tamamlamış ve NiÄŸde Sancağı’na baÄŸlı bir kaza haline getirdikten sonra adını NevÅŸehir olarak deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir.
Bugünkü GülÅŸehir’in kurucusu ise Karavezir lakabıyla bilinen Silahtar Mehmet PaÅŸa’dır. Eski adı Arapsun olan GülÅŸehir, 1584′te Uçhisar nahiyesine baÄŸlı 30 hanelik bir köydür. Halkının tümü Müslüman’dır. Silahtar Mehmet PaÅŸa, burada bir cami ve bir medrese yaptırmış, kasaba nüfusunun artmasını saÄŸlamış ve ardından Arapsun adını GülÅŸehir olarak deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir.
Osmanlı Devleti’nin 1840 yılındaki resmi kayıtları NevÅŸehir ve Ürgüp’ün NiÄŸde Muhassıllığı’na baÄŸlı olduÄŸunu göstermektedir. 1847′deki idari yapılanmada NevÅŸehir Konya eyaletine baÄŸlı livalardan biri haline getirilmiÅŸtir. 1849 kayıtlarından sancak merkezinin NiÄŸde’ye taşınmasından söz edilmektedir.
1867 Vilayet Nizamnamesi’ne göre NevÅŸehir Livası kazaya dönüştürülerek Konya Vilayeti’nin NiÄŸde Sancağı’na baÄŸlanmıştır. Bu dönemde NiÄŸde Sancağı’nın NevÅŸehir, Ürgüp, Aksaray, KırÅŸehir ve Yahyalı olmak üzere beÅŸ kazası bulunmaktadır. Kısaca idari hiyerarÅŸi ÅŸu ÅŸekildedir: Konya Eyaleti, NiÄŸde Sancağı, NevÅŸehir ve Ürgüp kazaları ve bunların köyleri. NevÅŸehir’in idari statüsü, 1867′den 1918′e kadar deÄŸiÅŸmemiÅŸtir. Buna karşın, 1896 yılında Arapsun (GülÅŸehir) NiÄŸde Sancağı’na baÄŸlı bir kaza haline getirilmiÅŸtir. Avanos, bu yüzyılda Ankara Vilayeti’nin KırÅŸehir Sancağı’na baÄŸlı bir kaza, HacıbektaÅŸ ise yine aynı vilayete ve sancaÄŸa baÄŸlı olan bir nahiye durumundadır.
Milli Mücadele ve Cumhuriyet Dönemi
Kapadokya yöresi Milli Mücadele yıllarında Mütareke’nin belirlediÄŸi paylaşım alanlarının dışında kaldığı için önemli bir olaya sahne olmamıştır. Bununla birlikte Dellaczade Hacı Osman Efendi Sivas Kongresi’ne NevÅŸehir delegesi olarak katılmış, memleketinde Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin ÅŸubesini kurmuÅŸ ve milli mücadeleye katılımı saÄŸlamıştır.
BaÅŸka bir olay da Mustafa Kemal’in 1919′da Hacı BektaÅŸ-ı Veli Tekkesi’ne gelerek tekke ÅŸeyhi ve çelebisi ile görüşmesidir. Bu görüşmenin ardından Anadolu’daki tüm BektaÅŸi tekkeleri milli mücadeleye destek kararı almış ve bu tekkeler karargah gibi çalışmıştır. Cumhuriyet sonrasında geliÅŸip büyüyen, NiÄŸde’ye baÄŸlı bir ilçe olan NevÅŸehir’e 1954 yılında il statüsü verilmiÅŸtir.
Mezopotamyalı Asurlarla Hititler arasında ticari iliÅŸkiler geliÅŸmiÅŸ olmakla birlikte, Asurlular’ın dil üzerinde bir etkisi yoktur. Bu bize, Asurlularla Hititler’in birbirine karışmadığını gösterir.